Sevginin Sustuğu Yerde Anlam da Susar

Kadir Soğuksu, VALUE İstanbul İleri Düzey Program Katılımcısı
Böylesine ıssız, sevgisiz ve tekinsiz bir dünyada; insanın giderek kendi içinde içkin olan vicdanıyla bağını kopardığı bir çağda, bir kez daha Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı eserindeki satırlara sığınmak istedim. Çünkü bazen insan, çağın gürültüsü içinde kaybettiği hakikati yıllar önce söylenmiş birkaç cümlede yeniden bulabiliyor.
Frankl, Nazi toplama kamplarında yaşadığı tarifsiz acılara rağmen insanın anlam arayışından vazgeçmediğini anlatırken şöyle der:
“Hayatımda ilk defa, birçok ozanın söylediği, onca düşünürün nihai bilgelik olarak öne sürdüğü hakikati gördüm. Hakikat şuydu: Sevgi, insanın ulaşabileceği en yüksek ve en büyük hedefti. O anda insan şiirinin, insan düşünce ve inancının ayırt ettiği en büyük sırra haiz oldum: İnsanın kurtuluşu sevgiyle ve sevgidedir. Elinde hiçbir şeyi kalmamış bir insanın dahi, kısacık bir an için bile olsa, sevdiğine ilişkin düşüncelerden nasıl mutluluk duyabileceğini anladım. İnsanın kendini olumlu bir eylemle ifade edemediği ve tek yapabileceğinin çektiği acılara doğru bir yolla katlanmak olduğu mutlak ıssızlık durumunda bile, sevdiğine dair içinde taşıdığı imgeye sığınarak tatmin olabileceğini gördüm.”Bu satırları okudukça insan aynı soruyla yüzleşmeden edemiyor: Sorsanız herkesin istediği, herkesin aradığı şey sevgidir. Peki insanlık, aradığı şeye nasıl bu kadar sağır olabiliyor?
Belki de bunun cevabı, insanın önce kendi vicdanından uzaklaşmasında saklıdır. Kendi kırıklarının gürültüsüne hapsolan insan, Frankl’ın “insani varoluşun trajik üçlüsü” olarak tanımladığı “acı, ölüm ve suçluluk” karşısında anlamı aramak yerine çoğu zaman kaçmayı ya da hazzın peşinden savrulmayı seçiyor. Oysa bu kaçışın bedelini yalnızca birey ödemiyor; aileler, ilişkiler ve nihayetinde toplum da bunun görünür ya da görünmez sonuçlarının izlerini taşıyor.
Tam da bu noktada Frankl bize yaşamın anlamına doğru uzanan iki ana yolu gösterir:
“İnsanın yaşamına anlam katmasının iki ana yolu vardır: Bir eser yaratarak veya bir iş yaparak; bir şeyi deneyimleyerek ya da bir insanı severek.”
İlk bakışta bu ifade oldukça sıradan görünebilir. Ancak Frankl’ın “bir eser yaratmak veya bir iş yapmak” derken kastettiği şey, yalnızca para kazandıran bir meslek sahibi olmak ya da günlük sorumlulukları yerine getirmek değildir. Burada söz edilen, insanın dünyaya yalnızca kendisinin sunabileceği özgün katkıyı ortaya koymasıdır.
Logoterapide bu durum yaratıcı değerler olarak adlandırılır. İnsan, sahip olduğu yetenekleri yalnızca kendisi için değil, kendisini aşan bir amaç doğrultusunda kullandığında yaşam anlam kazanmaya başlar. Çünkü Frankl’a göre her insanın yerine getirebileceği, yalnızca kendisine ait bir görevi vardır. Bu nedenle anlam, dışarıdan hazır olarak verilmez; insanın sorumluluk alarak gerçekleştirdiği eylemlerin içinde keşfedilir.
Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenci, bir psikolojik danışmanın dokunduğu hayat, bir hekimin iyileştirdiği hasta, bir sanatçının ortaya koyduğu eser ya da bir ebeveynin büyüttüğü çocuk… Bunların ortak noktası, insanın kendisini merkeze koymaktan vazgeçerek kendisinden daha büyük bir amaca yönelmesidir.
Frankl’ın logoterapisinin temel taşlarından biri olan kendini aşma tam da burada ortaya çıkar. İnsan, sürekli kendi mutluluğunu ararken değil; bir sorumluluğa, bir davaya ya da başka bir insana yöneldiğinde kendi varoluşunun anlamını keşfetmeye başlar.
Belki de bugün en çok unuttuğumuz şey budur. Hayat bize sürekli “Ne istiyorsun?” diye sormuyor. Çoğu zaman sessizce “Senden ne bekleniyor?” diye soruyor. Anlam da tam olarak bu soruya vicdanımızla verdiğimiz cevabın içinde filizleniyor.
Frankl’ın sözünü ettiği ikinci anlam yolu ise yaşantısal değerlerdir. Yaşantısal değerler; sevgi, doğa, sanat ve güzellik gibi değerleri deneyimlemek ve bir insanı gerçekten sevmek yoluyla derin bir ilişki kurmaktır.
Ancak burada sözü edilen sevgi, modern dünyanın çoğu zaman bize sunduğu gibi eksikliğimizi tamamlayacak birine tutunmak ya da yalnızlığımızı giderecek bir ilişki kurmak değildir. Frankl için sevgi, insanın başka bir insanı bütün biricikliği içinde görebilmesidir. Çünkü insan yalnızca sevdiği kişiyi olduğu hâliyle değil, henüz ortaya çıkmamış potansiyeliyle de görebilir. Sevgi, bu yönüyle yalnızca bir duygu değil; insanın başka bir insanın özüne ulaşmasını mümkün kılan varoluşsal bir bakıştır.
Bugün ilişkilerin büyük bir kısmı, farkında olmadan karşılıklı ihtiyaç alışverişine dönüşmüş durumda. İnsanlar çoğu zaman birbirlerini anlamak için değil; eksikliklerini tamamlamak, yalnızlıklarını bastırmak ya da kendi benliklerini onaylatmak için ilişki kuruyorlar.
Böyle bir sevgi anlayışı ise insanı özne olmaktan çıkarıp fark edilmeden bir araca dönüştürüyor. Oysa Frankl’ın sevgi anlayışında insan, hiçbir zaman bir amaç için kullanılan nesne değildir; bizzat başlı başına bir amaçtır. Onu sevmek, onun biricikliğini görebilmektir.
Bu düşünce, Erich Fromm’un olgun sevgi anlayışıyla dikkat çekici biçimde örtüşmektedir. Fromm, Sevme Sanatı adlı eserinde şöyle der:
“Olgun sevgi der ki: Sana ihtiyacım olduğu için seni sevmiyorum; seni sevdiğim için sana ihtiyaç duyuyorum.”
Bu kısa cümle, sevginin bağımlılıktan değil, özgürlükten doğduğunu anlatır. Sevgi, eksiklikten beslenen bir tutunma çabası değildir. Aksine insanın kendi varlığını inşa ettikten sonra başka bir insanın varoluşuna duyduğu saygıdır.
Böyle bir sevgi, “Bana ne veriyor?” sorusunu değil, “Karşımdaki insan kimdir?” sorusunu sorar. Çünkü gerçek sevgi, insanı değiştirmeye çalışmadan önce onu anlamaya çalışır.
Frankl’ın “bir insanı sevmek” derken kastettiği şey de tam olarak budur. Sevgi sayesinde insan, karşısındaki kişinin henüz açığa çıkmamış imkânlarını görebilir. Bir öğretmenin öğrencisine, bir ebeveynin çocuğuna ya da bir psikolojik danışmanın danışanına duyduğu inanç da çoğu zaman buradan doğar.
İnsan bazen kendisinde göremediği potansiyeli, önce kendisine sevgiyle bakan birinin gözlerinde keşfeder. Belki de sevginin en dönüştürücü tarafı tam olarak budur.
Fakat sevgi de kendiliğinden ortaya çıkan bir beceri değildir. Başka bir insanın biricikliğini görebilmek için önce insanın kendi varoluşuyla sağlıklı bir ilişki kurması gerekir.
Tam da bu noktada Rollo May’in şu sözü, Frankl’ın düşüncesini tamamlayan güçlü bir çağrı niteliğindedir:
“İnsanın yaratıp güzelleştirdiği en önemli eser hiç şüphesiz kendisidir.”
May’in bu sözü, günümüz insanına önemli bir hatırlatma yapar. Kendini tanımayan, kendi korkularıyla yüzleşmeyen ve kendi vicdanını inşa etmeyen bir insanın başkasını gerçekten sevmesi de oldukça güçtür. Çünkü insan çoğu zaman başkasına, kendi içinde taşıdığı kadar yer açabilir.
Kendini sürekli ihmal eden birinin sevgisi kolaylıkla bağımlılığa; kendini yalnızca kendi arzularının merkezine koyan birinin sevgisi ise sahip olmaya dönüşebilir.
Belki de bu yüzden anlam yolculuğu yalnızca dışarıya değil, aynı zamanda insanın kendi içine doğru yaptığı dürüst bir yürüyüştür. İnsan kendisini tanıdıkça, kendi eksiklikleriyle yüzleştikçe ve onları kabul ettikçe başkasının kırılganlığına da daha fazla şefkat gösterebilir. Sevgi, önce kendini mükemmel görmek değil; kusurlarıyla birlikte insan olmayı kabul edebilmektir.
Ancak Frankl’ın logoterapisi burada da bitmez. Çünkü yaşam, her zaman üretme ya da sevme imkânı sunmayabilir. Bazen hastalık, kayıp, ayrılık ya da ölüm insanın elinden bütün seçenekleri alabilir.
İşte tam da bu noktada logoterapinin üçüncü anlam yolu devreye girer: tutumsal değerler. Frankl’a göre insan, değiştiremeyeceği acılar karşısında bile özgürlüğünü bütünüyle kaybetmez. Çünkü elinden alınamayacak son özgürlüğü, yaşadığı olaya karşı nasıl bir tavır alacağını seçebilmesidir. Acıyı istemek ya da yüceltmek değil; kaçınılmaz olduğunda onu onurla taşıyabilmek, insanın anlamla kurduğu ilişkinin en güçlü göstergelerinden biridir.
İşte bu yüzden Frankl, toplama kamplarının en karanlık günlerinde bile insanın içsel özgürlüğünün tamamen yok edilemeyeceğini savunmuştur.
Belki de bütün bunların sonunda Frankl’ın bize söylediği şey şudur: İnsan hayatın anlamını icat etmez; onu keşfeder. Bu keşif bazen ortaya koyduğu bir eserde, bazen sevdiği bir insanda, bazen de değiştiremediği acılar karşısında aldığı tavırda saklıdır.
Çünkü hayat, her gün bize yeni bir soru sorar. Mesele “Hayattan ne bekliyorum?” sorusu değil; “Hayat benden bugün ne bekliyor?” sorusuna vicdanımızla verebildiğimiz cevaptır.
Belki de bugün insanın en büyük ihtiyacı daha fazla haz değil; daha fazla anlamdır. Daha fazla başarı değil; daha fazla vicdandır. Daha fazla görünür olmak değil; daha fazla sevebilmektir.
Çünkü Frankl’ın işaret ettiği gibi insanın gerçek kurtuluşu hâlâ sevgiyle ve sevgidedir.
24.07.2026 Mersin
Kaynakça
Frankl, V. E. (2019). Hayatın Anlamı ve Psikoterapi (S. Budak, Çev.). Okuyan Us Yayınları.
Frankl, V. E. (2019). İnsanın Anlam Arayışı (S. Budak, Çev.). Okuyan Us Yayınları.
Frankl, V. E. (2020). Duyulmayan Anlam Çığlığı: Psikoterapi ve Hümanizm (S. Budak, Çev.). Okuyan Us Yayınları.
Fromm, E. (2019). Sevme Sanatı (Y. Salman, Çev.). Payel Yayınevi.
May, R. (2018). Kendini Arayan İnsan (A. Babacan, Çev.). Okuyan Us Yayınları.








Yorumlar