top of page

Varoluşçu Meseleler Her Yerde, Peki Varoluşçular Nerede?

2 saat önce
4 dakikada okunur

Can Sabaner, VALUE İstanbul Akademik Direktörü

Edward Hopper - Gece Kuşları
Edward Hopper - Gece Kuşları

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden yalnızca birkaç ay sonra, 28 Ekim 1945 akşamı Paris’teki Club Maintenant isimli salonda Jean-Paul Sartre bir konuşma yapmak üzere sahneye çıktı. Salon o kadar kalabalıktı ki içeri girmeye çalışanlar arasında arbede yaşandı, sandalyeler kırıldı, bazı dinleyiciler fenalaştı. Bir filozofun konuşması neredeyse bir konser veya siyasi miting gibi ilgi görüyordu. Sartre o akşam, daha sonra Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir adıyla yayınlanacak konuşmasında, insanın önceden belirlenmiş bir doğası bulunmadığını, yaptığı seçimlerle kendisini yarattığını savundu. İnsan özgürdü, fakat bu özgürlük aynı zamanda kendi hayatının sorumluluğunu taşıması anlamına geliyordu.


Bugün bir felsefe konuşmasının yüzlerce insanı kapıda birbirini ezecek kadar heyecanlandırabileceğini hayal etmek zor. Fakat ilginç olan, Sartre’ın o gün ele aldığı meselelerin hiçbirinin ortadan kalkmamış olmaması. İnsanlar hala hayatlarının anlamını sorguluyor, seçimlerinin ağırlığı altında eziliyor, yalnızlıkla, ölüm korkusuyla ve dünyanın belirsizliğiyle mücadele ediyor. Bu daimi sorulara ek olarak, günümüzde teknolojinin insanı özgürleştirip özgürleştirmediğini, kimliklerimizi gerçekten kendimizin seçip seçmediğini, kontrol edemediğimiz sistemlerin içinde ne kadar sorumlu olduğumuzu tartışıyoruz. Varoluşsal meseleler her yerde, fakat artık ortalıkta neredeyse hiç varoluşçu düşünür yok. Varoluşçuluk nasıl Batı toplumunun ana akım düşüncesi olacak kadar kadar ilgi çekti ve sonrasında ne oldu da bu ilgi söndü?


Varoluşçuluğun İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu kadar güçlenmesi tesadüf değildi. Savaş, daha önce soyut felsefi sorular gibi görünen özgürlük, ölüm, suçluluk ve sorumluluk meselelerini milyonlarca insan için gündelik hayatın parçası haline getirmişti. Nazi işgali altındaki Fransa’da insanlar direnmek, Nazilerle işbirliği yapmak, sessiz kalmak veya kaçmak arasında seçim yapmak zorunda kalmışlardı. Savaş sona erdiğinde bu seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmeleri gerekiyordu. İnsan gerçekten özgür müydü? Emirleri uygulamak insanı sorumluluktan kurtarır mıydı? Koşullarımız davranışlarımızı ne ölçüde belirliyordu? Başka türlü davranabilecekken davranmayan bir insan suçlu muydu? Sartre’ın “insan özgür olmaya mahkumdur” sözü böyle bir dünyada karşılığını buldu. İnsan kendisini içine doğduğu koşullardan bağımsız yaratamazdı, fakat bu koşulların içinde ne yapacağına karar vermekten de kaçamazdı. Seçmemek bile bir seçimdi. Savaşın bitiminde bu düşünce, yalnızca felsefi değil, toplumun tamamı için geçerli siyasi ve ahlaki bir iddiaydı. 


Varoluşçuluğun başarısının bir diğer nedeni, üniversite sınırları içinde kalmamasıydı. Sartre ve Simone de Beauvoir düşüncelerini yalnızca felsefe kitaplarında değil, romanlarda, oyunlarda, gazete yazılarında ve siyasi tartışmalarda anlattılar. Albert Camus’nün romanlarını okumak için felsefe eğitimi gerekmiyordu. Yabancı’daki Meursault’nun dünyaya yabancılığını veya Veba’daki insanların anlamsız görünen bir felaket karşısındaki mücadelesini herkes anlayabilirdi. Varoluşçuluk böylece yalnızca bir düşünce sistemi değil, tüm toplum için savaş sonrasında dünyaya bakmanın, dünyayı anlamlandırmanın ana akım biçimi haline geldi.


Fakat 1960’lardan itibaren bu tablo hızla değişmeye başladı. Yapısalcılık ve ardından postyapısalcılık, varoluşçuluğun merkezindeki özgür insan fikrini sorguladı. Claude Lévi-Strauss insan davranışının arkasındaki kültürel yapıları, Louis Althusser ideolojiyi, Michel Foucault ise güç ilişkilerini inceledi. Bu düşünürler, varoluşçu felsefenin kurgusundaki insanın kendisini özgürce yaratan bağımsız bir özne olduğu düşüncesine kuşkuyla yaklaştı. Onlara göre insan yalnızca seçim yapan bir varlık değildi; insanı farkında olmadığı dil yapıları, kurumlar, söylemler, ekonomik ilişkiler ve iktidar düzenleri şekillendiriyordu. Felsefenin ilgisi böylece özgür özneden, özneyi yaratan yapılara kaydı. Sartre’a göre insan, dünyaya atıldıktan sonra kendisini yaratıyordu. Sonraki düşünürler ise bu “kendilik” dediğimiz şeyin zaten sistemler tarafından yaratılmış olabileceğini söylediler. Kullandığımız dil, arzuladığımız şeyler, normal kabul ettiğimiz davranışlar ve hatta kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz bizden önce var olan düzenlerin içinden geliyordu. Varoluşçuluk bir anda silinmedi, fakat çağın ana akım felsefesi olma özelliğini kaybetti.


Yine de varoluşçuluğun gerilemesi, varoluşsal meselelerin ortadan kalktığı anlamına gelmedi. Aksine bu meseleler başka düşünce geleneklerinin içine dağıldı. Foucault kendisini varoluşçu olarak tanımlamasa da insanın kendisiyle ilişkisini ve belirli yaşam biçimlerini nasıl kurduğunu araştırdı. Baudrillard gerçekliğin imgeler içinde kayboluşunu ve anlamın yok oluşunu anlattı. Feminist düşünürler Beauvoir’ın özgürlük, beden ve ötekilik hakkındaki görüşlerini geliştirdiler. Irkçılık ve sömürgecilik üzerine çalışan düşünürler, Fanon’un insanın başkasının bakışı altında nasıl yabancılaştığıyla alakalı çözümlemelerini sürdürdüler. Varoluşçuluk bir "ekol" olarak zayıflarken onun sorduğu sorular çağdaş düşüncenin farklı alanlarında yaşamaya devam etti.


Varoluşçuluğun hiçbir zaman kurumsal bir yapıya bürünmemiş olmasının ekolün zayıflamasında etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda varoluşçuluğu psikanalizle karşılaştırmak bence oldukça ilginç ve anlamlı. Psikanaliz de yirminci yüzyıl boyunca ciddi biçimde parçalandı. Freudcular, Kleincılar, Lacancılar, nesne ilişkileri kuramcıları ve ilişkisel psikanalistler insan bilincine ve bilinçdışına oldukça farklı şekillerde bakarlar. Buna rağmen bugün kendisini psikanalist çatısı altında tanımlayan çok sayıda insan var, yani tüm ayrışmalara rağmen, psikanaliz Freud’dan beri temel kurumsal kimliğini korumayı başarmış. Enstitüleri, eğitim programları, dergileri, dernekleri, klinikleri ve belirli bir mesleki aktarım biçimleri devam etmektedir, biri psikanalist olmak istediğinde gidebileceği kurumları ve takip edebileceği yolu bilir.


Varoluşçuluk zaten hiçbir zaman böyle bir kurumsal yapıya sahip olmadı. Sartre, Frankl, Camus, Beauvoir, Karl Jaspers ve Gabriel Marcel aynı okulun üyeleri değildi. Tanrı, ahlak, siyaset ve insan doğası hakkında birbirlerinden oldukça farklı düşünüyorlardı. Camus kendisine varoluşçu denmesini reddediyor, Heidegger Sartre’ın kendi düşüncesini yanlış anladığını söylüyordu. Varoluşçuluk ismi, birbirleriyle anlaşan düşünürlerin kurduğu düzenli bir okuldan çok, benzer sorular etrafında toplanan farklı düşüncelere sonradan verilmiş ortak bir isimdi. Bu nedenle varoluşçuluk düşünsel olarak yayılmayı başarsa da kendisini yeniden üretecek kurumsal bir kimlik yaratamadı.


Peki varoluşçuluğun günümüzde açıkça varoluşçuluk adını kullanan bir düşünce hareketine dönüşmesi mümkün mü? İçinde yaşadığımız dünya böyle bir yeniden doğuş için uygun koşullara sahip görünüyor. Yapay zeka düşünmenin, yaratıcılığın ve insan olmanın ne anlama geldiğini tartışmaya açıyor. Ekolojik kriz, insanı kendi sonluluğuyla beraber türünün ve dünyasının sonluluğuyla da yüzleştiriyor. Savaşlar, otoriter yönetimler ve giderek istikrarsızlaşan siyasi düzen ise kontrol edemediğimiz koşullar içinde ne kadar özgür ve sorumlu olduğumuz sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Fakat varoluşçuluğun geri dönüşü, Sartre’ın düşüncelerinin olduğu gibi tekrarlanmasıyla gerçekleşemez. Yeni bir varoluşçuluk, insanı yapılar tarafından tamamen belirlenen bir varlık olarak görmeden bu yapıların gücünü kabul etmeli; bireysel sorumluluktan vazgeçmeden toplumsal, teknolojik ve ekolojik koşulları hesaba katmalı. Bunun kalıcı bir harekete dönüşebilmesi için yalnızca yeni düşünürlere değil, dergilere, araştırma merkezlerine, eğitimlere ve farklı disiplinleri buluşturan kurumlara da ihtiyaç var. Çağımızın ihtiyacı geçmişin varoluşçuluğunu yeniden diriltmek değil, onun temel sorularını bugünün dünyasında açıkça sahiplenen yeni ve daha kurumsal bir varoluşçuluk yaratmaktır.

 
 
 

Yorumlar


© 2020 Valueİstanbul Logoterapi Enstitüsü

bottom of page