top of page

"Maxxing": Yaşamın Gizemini Çözülmesi Gereken Bir Sorun Gibi Gören Akım

8 saat önce
6 dakikada okunur

Orjinali: Håkon Evjemo, Felsefe Doktora Öğrencisi, Sheffield University Çeviren ve düzenleyen: Can Sabaner, VALUE İstanbul Akademik Direktörü


2021'de, kurumsal hukuk alanındaki işimi evden yürütürken gündüz uykusuna takıntılı hale geldim. Çalışma hayatım boyunca öğle yemeğinden sonra bastıran ağırlık, dokuz-beş mesaisinin kaçınılmaz bir parçası gibi gelmişti. Sonra Matthew Walker'ın Niçin Uyuruz? (2017) kitabını okudum. Bu kitap, gündelik etkinlikleri daha iyi anlamamızı sağlamak için bilimsel araştırmalardan yararlanan yeni bir popüler kitap türünün örneklerinden biriydi. Kitabı okumak bana iki şey sağladı. Birincisi, öğle uykumu, öğleden sonralarımı daha verimli hale getirmenin bir yolu olarak meşrulaştırdı. İkincisi ve daha önemlisi, hayatın kaçınılmaz bir parçası sandığım şeyi, düzeltilebilir bir aksaklığa dönüştürdü. Uyku biliminin ötesine geçerek bana yeni bir yaşam yaklaşımının tadını verdi. Bu, uç noktaya taşındığında, hayatımı uygulanabilir çözümler sunulabilecek bir dizi soruna indirgememi sağlayan bir yaklaşımdı.


Hayatın sorunlarını çözme gücüne duyduğum bu yeni güvenle yoğun bir okuma dönemine girdim. Atomik alışkanlıklar geliştirdim. Wim Hof Metodu'nu öğrendim. Kendi beynimin plastisitesini benimsedim. Sağlıklı yağlara yüklendim. Gluteni bıraktım. Mutfağımı ev yapımı lahana turşusu kavanozlarıyla doldurdum.


İyi beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve yeni beceriler öğrenmek, birçok kişisel gelişim programının temel taşlarıdır. Bunların nasıl işlediğini biraz daha aydınlatacak bilimsel bilgiyi kim istemez? Niçin Uyuruz? ile birlikte James Clear'ın Atomik Alışkanlıklar (2018), Kate Scarlata ve Megan Riehl'in Mind Your Gut (2024) ve Norman Doidge'ın Kendini Değiştiren Beyin (2007) kitaplarının amaçladığı da tam olarak budur. Yine de bu kitapları okudukça, arka planda daha tekinsiz bir şeyin işlediğini fark etmemek elimde değildi. Bilimsel kanıtlara dayanan bu yeni müdahale araçları, daha büyük bir şeye dönüşüyor gibiydi. İyi hayatın nasıl yaşanacağı sorusu, çok daha sınırlı bir göreve indirgeniyordu: Sorunları çözülmüş bir hayat kurma görevi. Hayatı bütünüyle çözüm bekleyen bir sorunlar dizisine indirgediğimizde ve iyi yaşamanın tek yolu olarak yalnızca bu çözümlere bel bağladığımızda, benim "iyi hayatın bilimselleşmesi" adını verdiğim şeye teslim olmuş oluruz.


İyi hayatın bilimselleşmesi bizi nereye götürebilir? Son yıllarda bilimin hayata görece masum biçimde uygulanması, grotesk bir şeye dönüştü. Artık Z kuşağının maxxing dediği çağdayız. Bu internet argosu, daha iyi bir toplumsal statü ya da yaşam tarzı uğruna sosyal veya fizyolojik özellikleri acımasızca ölçme ve mümkün olan en üst düzeye çıkarma çabasını anlatıyor. Bu eğilimin en tanınmış ismi, gerçek adı Braden Eric Peters olan Clavicular. Kendisi, genellikle genç erkekleri ideal standartlara ulaşmak için beden oranlarını ve yüz yapılarını optimize etmeye çağıran maxxing alt türü looksmaxxing'in önde gelen figürü. Looksmaxxing'in amacı moglamak, yani daha çekici görünerek diğer erkekleri gölgede bırakmak ve onlara üstün gelmek. Sık başvurulan uygulamalar arasında yüz simetrisi elde etmek için çene kemiğine darbeler vurmak, kilo kontrolü amacıyla doktor denetimi olmadan metamfetamin kullanmak ve cilde yararlı olduğu iddiasıyla peptit enjekte etmek bulunuyor. Looksmaxxing, kendi pazarı, dili ve sadık takipçileri bulunan kapsamlı bir ideolojiye dönüşmekte olan alt kültürün yalnızca yüzeyini gösteriyor. Uyku-maxxing, statü-maxxing, finans-maxxing gibi başka biçimlerin çoğalması, bu eğilimin hayatın tek bir yönüyle sınırlı kalmayıp hayatın bütününü kuşatmaya yöneldiğini gösteriyor. Maxxing'i temelde harekete geçiren şey, hayatı zorla düzeltilebilir sorunlar dizisine indirgeyerek kontrolü ele geçirme ihtiyacı. Bu trendlerdeki sözde bilimsel uygulamalar bilimselleşmenin içindeki bilimi ortadan kaldırmış olsa da, benim ilk kez tanıştığım o sorun çözme tutumu varlığını korumakla kalmadı; adeta steroid verilmiş gibi aşırılaştırıldı. Bununla birlikte hayatı gerçekten çözebileceğimize dair şişirilmiş bir beklenti de doğdu. Peki maxxing vaatlerini yerine getirdi mi? Ben yalnızca madde kullanımına, kısırlığa ve hatta hapse girmeye kadar varabilen sonuçlar doğuran içi boş değerlere yönelik bir takıntı gördüm. Maxxing yaşam tarzında temel bir şeyin eksik olduğu açık.


Bir maxxer'ın yayınına ya da podcastine hayalimdeki konuk olarak birini seçmem gerekseydi, bu kişi 20. yüzyılın Katolik varoluşçusu Gabriel Marcel olurdu. 1889 doğumlu olmasına rağmen, Marcel'in çalışmaları maxxing eğiliminin felsefi bir teşhisi gibi okunuyor. Marcel, gündelik dile ve sıradan deneyime dayanan bir felsefe yapma tarzı geliştirmek için varoluşçuluk ile fenomenolojiyi bir araya getirdi. Temel meselesi ontolojik gizemdi: Varoluşu düzeltilmesi gereken bir problem değil, içinde yaşadığımız bir şey olarak görmeye nasıl açık kalabiliriz? Maxxer'lara yönelteceği temel uyarı şu olurdu: Hayatı çözülmesi gereken bir sorunlar dizisine indirgemeye son verin. Hayatı yaşamayı öğrenin.


Marcel, The Philosophy of Existentialism (1956) adlı eserinde moderniteye yönelik bir eleştiri sunar. Basit bir gözlemle başlar: Modern dünya, bize bozuk bir makine gibi görünür. Bilim bize bir şeyin nasıl çalıştığını anlama, ideal işleyiş ölçütleri belirleme ve dolayısıyla ne zaman bu ölçütlerin gerisinde kaldığını saptama imkanı verir. Böylece bozukluk, bu dünyanın temel özelliklerinden biri haline gelir. Marcel'e göre dünyayı bozuk görme eğilimi sonunda içe döner. Kendimizi, bilimsel olarak belirlenmiş standartlara uyan ve onarılabilecek, korunabilecek ya da geliştirilebilecek fizyolojik, sosyal ve hatta ekonomik işlevlerden oluşan bir yığından ibaret görmeye başlarız. Bu durum hayata yaklaşımımızı değiştirir. Günde 10.000 adım atmak, aile üyeleriyle sağlıklı ilişkiler kurmak ya da iş yerindeki temel performans göstergelerini karşılamak gibi eylemler, bu işlevleri düzenlemek ve optimize etmek üzere yönetilmeye başlar. Marcel'in uyarısı, işlevselliğe bütünüyle gömülmenin bir şeyi dışarıda bıraktığıdır. Marcel'e göre bu dünya bir yandan sorunlarla doludur, öte yandan gizeme hiçbir alan bırakmamaya kararlıdır.


Marcel'e göre dünyaya işlevler yığını gibi bakmak, kendine özgü bir körlükten muzdariptir: Gizemleri problem sanır. Problemler, geri çekilip dışarıdan bakabileceğimiz ve çözebileceğimiz şeylerdir. Güçlü bir antibiyotik tedavisinden sonra bağırsak mikrobiyotasını desteklemek, toksik ilişkilerde yol almak ya da emeklilik birikimi oluşturmak için akıllıca yatırım yapmak buna örnektir. Gizem ise Marcel'in ifadesiyle "kendi verilerini istila eden" bir problemdir: İçine öylesine köklü biçimde dahil olduğumuz durumlar vardır ki, ne kadar tanısal mesafe koyarsak koyalım onları çözüme kavuşturamayız. Hayat da bu gizemlerden biridir. Matthew Walker bana neden yorgun olduğumu anlatabilir. Ama kestirdikten sonra devam ettiğim sönük bir iş gününde neden hala içimde boşluk hissettiğimi söyleyemez. Bu boşluk çözülmesi gereken bir problem değildir. İçinde yaşanması gereken bir gizemdir. Bilimsel faydaları gerçek olsa da, popüler bilim temelli kişisel gelişim yaklaşımının örttüğü şey tam olarak sorunları çözülmüş hayat ile yaşanan hayat arasındaki bu ayrımdır.


Marcel'e göre hayatı problem mi yoksa gizem mi olarak ele aldığımız, sahip olma ya da varolma tarzını benimsememize bağlıdır. Bir hayata sahip olmak, hayatı mülkiyetimde bulunan bir nesne gibi ele almaktır. Bir hayatta varolmak ise onun içine köklü biçimde dahil olduğumu kabul etmektir. Bu ayrım, problem ile gizem arasındaki ayrıma karşılık gelir. Problemlere sahibizdir. Problem, dışına çıkıp belli bir mesafeden inceleyebildiğim bir şeydir. Çözülebilir olmasını güvence altına alan şey, benim onun içine dahil olmayışımdır. Problem dışarıdadır ve benim ona uygulayacağım bir yöntemle çözülmeyi bekler. Gizem ise aksine, içinde olduğum bir şeydir. Onun dışına çıkamam; çünkü içinde yaşarım. İçinde yaşadığım şey de uzaktan teşhis edilip çözülemez. Sorun çözme yaklaşımı gizemler karşısında başarısız olduğunda, farklı bir yaşam tarzını benimsemek zorunda kalırım.


Marcel'in temel gözlemi şudur: Sahip olma, her zaman varolmaktan bir uzaklaşmadır. Marcel'in Var Olmak ve Sahip Olmak'ta (1949) belirttiği gibi, sahip olma ortadan kalkmaya değil, yüceltilerek var olmaya dönüşmeye yönelir. Suyun akışını kesen barajlar gibi, sahip olma edimi de Marcel'in bastırılmış bir tür dinamik dediği şeyi içerir. Bedenimi karşımdaki bir nesne olarak konumlandırıp bozuk bir makineymiş gibi üzerinde çalışabilirim; ancak sonunda her zaman, içinde yaşamam gereken bir şey olarak bedenime dönmek zorundayım. Üzerinde çalışılacak bir nesne olarak bedene sahip olmanın kurduğu baraj her zaman yıkılır. Varolmaya bu dönüş rastlantısal değil, yapısaldır: Varolma, sahip olmayı taşır; yaşamanın gizemi, problem çözme faaliyetini her zaman kapsar.

İyi hayatın bilimselleşmesi bunu gözden kaçırır. Bütünüyle problemleri teşhis edip çözmenin yönettiği saf bir sahip olma dünyası vaat eder. Ancak sahip olma ve problem çözme tutumunun, geri varolmanın gizemine döndüğü kaçınılmaz anlar bu hayali deler. Uzaktan ince ayar yaptıktan sonra geri döndüğümüz hayatın yine de yaşanması, içinde bulunulması gerekir. Bu yaşama tarzı her neyse, bilimselleşme ona hizmet edemez. Gabriel Marcel'e göre maxxer'ın trajedisi, optimizasyonun değerine ilişkin yanılması değil, varoluşsal ufkunu yalnızca problem çözmeyle sınırlandırmasıdır. Maxxer'lar, varolmanın gizemini düzeltmeye çalışmak yerine varoluşlarının içinde kendilerini ait hissedebilecekleri yollar bulmalıdır.


Bu yalnızca kontrol edemediğimiz şeyler üzerindeki kontrolden vazgeçmeyi değil, kontrolü elinde tutma tutumunun kendisini bırakmayı da gerektirir. Tam kontrolün iyi bir hayata ulaştırabileceğine inananlar için bunun ikna edici olmadığını kabul etmek gerekir. Katılımın ideal bir işleyiş biçimi bulunmadığı için, hayata nasıl katılacağımızı anlatan bir rehber de yoktur. Ancak Marcel'in her türlü problem çözmeden vazgeçmemizi önermediğini açıkça belirtmek gerekir. Uyku eksikliği bir problemdir; kestirmek onu çözer. Marcel'in uyarısı, hayatın nihayetinde problem çözmenin sınırlarını aşmasıdır. Bilimselleşme tehlikesi ancak sahip olmayı tek yaşam tarzı sandığımızda ortaya çıkar.


Abraham Maslow'un araç yasasına göre, elinde çekiç olan kişiye her şey çivi gibi görünür. Marcel bunu bugün alet çantası yasası diyebileceğimiz bir düşünceye doğru genişletir: Teknolojik ve bilimsel başarının biçimlendirdiği bir dünyada her şey çözülmesi gereken bir problem olarak görülür. Bu, bulaşıcı bir yaşam tarzıdır. Ne kadar etkili olursa olsun, zamanla kendi kendini güçlendirir ve diğer yaşam tarzlarını dışlar. Sabah rutinleri ile biohacking protokolleri arasında gezinen maxxer'lara Gabriel Marcel rahatsız edici bir bilgelik sunar: Kendinizi kusursuz bir sisteme dönüştürmeye çalışmayı bırakın. Bunun yerine kendi varoluşunuzun sizi şaşırtmasına izin verme isteğini geliştirin; ölçülemeyen ya da düzeltilemeyen şeyleri kabul edin. Bu edilgenlik değildir. Yaşama daha derin bir katılım biçimidir. Hakimiyetin sınırlarını tanır ve anlamı tam da kontrolümüzden kaçan şeylerde bulur.


Yazar hakkında

Håkon Evjemo, Birleşik Krallık'taki Sheffield Üniversitesi'nde felsefe alanında doktora öğrencisidir. Araştırmaları, çağdaş felsefi pratiklerin bizi Yeryüzü'ne nasıl yabancılaştırdığına ve 21. yüzyılda bir jeofelsefeci olmanın ne anlama geldiğine odaklanır. Making Philosophy Matter adlı Substack bültenini yazar.


Özgün yazı: Psyche, 18 Eylül 2026

 
 
 

Yorumlar


© 2020 Valueİstanbul Logoterapi Enstitüsü

bottom of page