top of page

Kırığın Dönüşümü

İlayda Altunören Akın, VALUE İstanbul İleri Düzey Program Katılımcısı


Bazı şeyler kırıldığında yalnızca biçimini kaybetmez; taşıdığı eski anlam da sessizce yer değiştirir. Sapı kopmuş bir fincan artık sıcak bir içeceği güvenle taşıyamaz. Kenarı çatlamış bir vazo, içine konan suyu eskisi gibi tutamaz. İlk bakışta bu nesneler eksilmiş, bozulmuş, kullanım dışı kalmış gibi görünür. Peki kırılmış olan her şey bütünüyle anlamsızlaşır mı?

 

Bir fincan artık fincan olarak işlev göremeyebilir; bunun yerine bir bitkiye yuva olabilir, bir mozaiğin parçasına dönüşebilir ya da başka bir nesnenin içinde yeni bir biçim kazanabilir. Kırık, eski işlevin sonunu getirir; fakat varlığın bütün ihtimallerini ortadan kaldırmaz.


İnsan yaşamındaki kırılmalar da çoğu zaman buna benzer. Bir kayıp, bir ayrılık, bir hastalık, beklenmedik bir kriz ya da derin bir hayal kırıklığı yalnızca acı yaratmaz; kişinin kendilik algısını, güven duygusunu ve hayatla kurduğu süreklilik hissini de sarsar. Böyle zamanlarda insan çoğu kez eski haline dönmek ister: eski ritmine, eski güvenine, eski benliğine, kırılmadan önceki bütünlük duygusuna… Bu istek son derece insanidir; çünkü ruh, sarsıntının ardından, önce tanıdık olana tutunmak ister. Burada iyileşme, geçmişteki hâlimizi yeniden kurmaktan çok, kırığın varlığını inkâr etmeden yeni bir bütünlük oluşturabilmek anlamına gelir.

 

Viktor Frankl’ın geliştirdiği Logoterapi, tam da bu noktada insana hem gerçekçi hem de umutlu bir yerden bakar. Logoterapiye göre insanın temel yönelimlerinden biri anlam arayışı. İnsan yalnızca hazza yönelen ya da acıdan kaçınan bir varlık değildir; aynı zamanda yaşadıklarına, seçimlerine ve varoluşuna anlam verme ihtiyacı taşıyan bir varlıktır. Bu nedenle ruhsal iyilik hali yalnızca belirtilerin azalmasıyla değil, kişinin hayatıyla yeniden anlamlı bir bağ kurabilmesiyle de ilişkili.

 

Bu noktada önemli bir ayrım var: Logoterapi acıyı yüceltmez. Acıya romantik bir değer atfetmez. “Her acının mutlaka bir anlamı vardır” diyerek insanın yaşadığı sarsıntıyı hafifletmeye çalışmaz. Daha incelikli bir yerden konuşur: İnsan, değiştiremediği koşullar karşısında bile, o koşullara nasıl bir tutumla yanıt vereceğine dair bazen sınırlı görünen ama gerçek bir özgürlük alanına sahiptir.

 

Bu özgürlük acıyı ortadan kaldırmaz; kaybı geri getirmez, kırığı görünmez kılmaz; fakat insanın acı karşısında bütünüyle edilgen olmadığını hatırlatır.

 

Bu ayrım önemli; acının ortasındaki bir kişiye hemen anlamdan söz etmek, bazen onun acısını yeterince duymamak anlamına gelebilir. Yeni kırılmış bir nesneden hemen yeni bir obje yapılması beklenmez. Önce parçaların dağınıklığına, keskinliğine ve bıraktığı boşluğa bakmak gerekir. Benzer şekilde, ruhsal kırılmalarda da yasın, öfkenin, şaşkınlığın ve çaresizliğin bir yeri olmalı. Bazı parçalar hemen toplanamaz; bazı kırıklar ele alındığında yeniden can yakabilir.

 

Tam da o noktada insan, yalnızca kırığın kendisine değil, kırığın ardından elinde kalan parçalara da bakmaya başlar. Bu bakış, acıyı küçümsemek ya da olanı hemen anlamlı kılmak değil. Daha çok, kişinin kendi yaşantısına dikkatle yaklaşmasıdır: Bende ne kırıldı? Hangi parçam hâlâ burada? Neyi kaybettim, neyi koruyorum? Bu parçalar bana ne söylüyor?

 

Aslında iyileşmenin bir yönü de kırık parçaları görmezden gelmeden onlarla yeni bir ilişki kurabilmek. İnsan bazen “Neden kırıldım?” sorusunun yanında, yavaş yavaş başka bir soruya da yaklaşır: “Şimdi bu parçalarla ne yapabilirim?”

 

Bu soru acıyı silmez; fakat acının insanın bütün hikayesini ele geçirmesine de izin vermez. Kişiyi yalnızca hasarın olduğu yerde bırakmaz; onu değerleriyle, sınırlarıyla, ihtiyaçlarıyla ve yaşamla kurduğu bağ ile yeniden temas etmeye davet eder.

 

Anlam yalnızca büyük amaçlarda, görünür başarılarda ya da olağanüstü dönüşüm hikâyelerinde bulunmaz. Bazen daha dürüst bir “hayır”da belirir. Bazen daha sahici bir “evet”te. Bazen kişinin kendi sınırlarını ilk kez ciddiye almasında, bir ilişkiyi daha özenli yaşamasında ya da kaybın ardından sevgiyi ve acıyı başka bir biçimde taşımayı öğrenmesinde…

 

Bu açıdan bakıldığında, kırılmış bir yaşam parçası yalnızca hasarın değil, bilginin de taşıyıcısı olabilir. Bir ayrılık yalnızca biten bir ilişkiyi değil; kişinin ilişkilerde kendinden ne kadar uzaklaştığını da görünür kılabilir. Bir tükenmişlik yalnızca yorgunluğu değil; uzun zamandır anlamla temas etmeyen bir yaşam biçimini açığa çıkarabilir. Bir hayal kırıklığı yalnızca beklentinin boşa çıkması değil; kişinin hangi değer uğruna incindiğini de gösterebilir.

 

Elbette insan kırıldığı için her zaman daha güçlü olmak zorunda değil. Acı, kişiyi kendiliğinden olgunlaştırmayabilir. Bazı izler görünür kalır, bazı parçalar eski yerine dönmez; buna rağmen insan yalnızca başına gelenlerden ibaret değildir.

 

İnsanın bütünlüğü her zaman pürüzsüzlükten oluşmaz; bazen izlerden, eksilenlerden, yeniden yerleştirilen parçalardan ve artık daha bilinçli seçilen yönlerden, kurulan anlam biçimlerinden oluşur. Dönüşüm, kırılan parçaları saklamak ya da hiç kırılmamış gibi davranmak değil; önce o parçalara bakabilmek, sonra da onlarla nasıl bir hayat kurulabileceğini sormaktır.

 

Bazı kırılmalar bir son gibi görünür, hissedilir. Oysa bazen sonlanan şey hayatın kendisi değil; artık bizi taşımaktan yorulan eski biçimimizdir.



Ve belki anlam, tam da insanın kırık parçalarına bakıp şu soruları sorabildiği yerde sessizce belirir:

Bu parçalar bana ne fısıldadı?

Bende neyi görünür kıldı?

Neyi artık aynı şekilde taşıyamam?

Şimdi, bu parçalarla nasıl daha anlamlı ve daha sahici bir hayat kurabilirim?

 
 
 

Yorumlar


© 2020 Valueİstanbul Logoterapi Enstitüsü

bottom of page