top of page

İnsanı Olduğu Gibi Kabul Etmek Mi, Olabileceği Yere Çağırmak Mı?



Kadir Soğuksu, VALUE İstanbul İleri Düzey Program Katılımcısı


Frankl, “Anlamsızlık Hissi” adlı eserinde Goethe’nin bilgece bulduğu şu sözünü

alıntılar: “İnsanı olduğu gibi kabul edersek, onu daha kötü biri haline getiririz; eğer onu

olması gerektiği gibi ele alırsak, olması gereken haline gelmesinde ona yardım ederiz.”


‘Koşulsuz Kabul’ ilkesi veya talebi gerek kişilerarası ilişkilerde gerekse bir

danışma süreci bağlamında kurulan terapötik bir ilişki çerçevesinde sınırları belirgin

olmayacak şekilde, çoğu zaman kişinin mevcut durumuna hiç dokunmamak, onu değişime davet etmemek, seçimlerini sorgulamamak ya da gelişimine yönelik hiçbir beklenti taşımamak şeklinde anlaşılabilmektedir. Oysa insanı kabul etmek ile insanı olduğu yerde bırakmak aynı şey değildir. Bu durum da çoğu zaman sınır ihlallerine, ilişkilerde yozlaşma ve çatışmalara neden olabilecek şekilde acı verici sonuçlara gebe bırakıyor ilişkileri. Oysa sorulması gereken asıl soru şudur: Bir insanı kabul etmek neyi kabul etmektir? Kabul kavramı Carl Rogers ve hümanist felsefe perspektifinde; İnsanın varoluşsal değerini kabul etmek ve buna bağlı olarak insan olmasından kaynaklanan onurunu kabul etmek bağlamında ele alınır. Acı çekme hakkını, hata yapabilme ihtimalini, biyolojik özelliklerini, mizacını, kişisel tarihini, etnik kökenini, kültürel aidiyetlerini, inançlarını, yaşam deneyimlerini ve kendi hikayesini taşıma biçimini kabul etmektir. Kısacası kabul; kişinin var olma hakkını tartışmaya açmamak olarak ele alınabilir.


Peki bu durumda kabul, kişinin bütün davranışlarını doğru görmek, bütün

seçimlerini onaylamak, bütün düşüncelerini mutlak gerçek olarak kabul etmek anlamına

mı gelir? Tabii ki cevabımız ‘Hayır!’ olacak. Çünkü Goethe’nin de yukarıda belirttiğim

sözü bize şu düsturu fısıldar: “insan yalnızca olduğu şey değildir. İnsan aynı zamanda

olabileceği şeydir.” Tam da bu nedenle gerek kişilerarası ilişkilerde gerekse psikoterapide

kabul ile gelişim, şefkat ile sorumluluk, anlayış ile dönüşüm arasında hassas bir etkişelim

ve denge olduğunu görmek önemlidir. Birey merkezli terapinin kurucusu Carl Rogers’ın

"koşulsuz olumlu kabul" kavramıyla kastettiği şey, ilişkide olduğumuz bir kişinin her

davranışını onaylamak değildir. Burada “kabul” ile asıl söylenmek istenen şey,

kişinin davranışlarından bağımsız olarak insan olarak değerli görülmesidir. Başka bir ifade ile: davranış eleştirilebilir, insanın değeri değil. Seçimler sorgulanabilir, insanın

varlığı değil. Tutumlar değişebilir, insanın onuru değil. Rogers'a göre insan, uygun ilişki

koşulları oluştuğunda gelişmeye ve olgunlaşmaya yönelen doğal bir eğilime sahiptir.

Terapist ya da gündelik yaşamda sorumluluğa dayalı kurulan bir ilişkide bireylerin görevi

karşıdaki kişiyi yargılamak değil, onun kendi öz kaynaklarına ulaşabilmesine yardımcı

olacak güvenli bir alan oluşturmaktır.


Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar: İnsanın gelişiminin temel güdüleyicisi

yalnızca kendisini gerçekleştirmesi midir? Viktor Frankl, modern psikolojide sıklıkla

kullanılan "kendini gerçekleştirme" kavramına eleştirel bir perspektiften yaklaşmıştır.

Frankl'a göre kendini gerçekleştirme, doğrudan hedef haline getirildiğinde paradoksal biçimde ulaşılamaz hale gelir. Çünkü insan sürekli kendisine odaklandığında, kendi

mutluluğunu, başarısını veya doyumunu kovalamaya başladığında, varoluşunun merkezine yine kendisini yerleştirir. Oysa insanın doğası yalnızca kendisine yönelmiş değildir. Frankl bu durumu "kendini aşkınlık" kavramıyla açıklar. İnsan, kendi dışındaki bir amaca, bir değere, bir işe, bir insana, bir sevgiye veya bir sorumluluğa yöneldiği ölçüde kendisini gerçekleştirir. Bu nedenle Frankl şöyle yazar: "Kendini gerçekleştirme amaç edinilemez; ancak kendini aşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar." Bu bakış açısı, sorulması gereken sorunun: "Ben hayattan ne bekliyorum?" değil, "Hayat benden ne bekliyor?" sorusu olduğu sonucunu doğurur.


Goethe’nin sözündeki "insanı olması gerektiği gibi görmek" ifadesi ahlaki bir

dayatma anlamına değil, kişinin içinde bulunan fakat henüz açığa çıkmamış potansiyeli,

değeri ve sorumluluğunu görebilmektir. Çünkü varoluşçu düşünceye göre insan

tamamlanmış bir varlık değildir. Martin Heidegger insanı "olmakta olan bir varlık" olarak

tanımlar. Bu nedenle özellikle terapi bağlamında kurulan bir ilişkinin yalnızca geçmişi

anlamak değil, geleceğe yönelmekle de ilişkili olduğunu kabul etmek de önemlidir.

Yalnızca yaraları incelemek, acıyı konuşmak değil, henüz gerçekleşmemiş imkanları da

fark etmek ve Frankl’ın düsturu ile “acının ortasında bile üstlenilebilecek sorumlulukları”

görebilmektir. “En tarifsiz acıya rağmen tutumunu seçme özgürlüğü” der buna Frankl

ve bunu insandan kimse alamaz.


“İnsan İnsana” adlı eserinde yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili Doğan Cüceloğlu

da insanın eksiklerine değil, gelişme kapasitesine odaklanmanın önemini vurgular. İnsan

çoğu zaman kendisine yüklenen etiketlerden değil, kendinde fark edilmeyen

potansiyellerin görülmesinden güç alır. Bu yüzden gerçek yardım, kişiyi yalnızca anlamak

değildir. Onun içinde henüz ortaya çıkmamış olanı da görebilmektir. Gerçek kabul, kişinin

yaralarını görmezden gelmek değil, yaralarıyla birlikte değerini görebilmektir. İnsanın

mevcut gerçekliğini inkar etmeden onu daha yüksek bir imkana davet edebilmektir. Çünkü insan bazen kendisine inancını kaybeder, yalnızca geçmişinin aynasında yaşar ve travmalarını kader zanneder. Bu bakış açısı da kişinin sahip olduğu potansiyeli görememesine neden olur. 


İşte tam da o noktada bir terapistin, bir öğretmenin, bir ebeveynin ya da bir dostun görevi; kişiye yalnızca kim olduğunu değil, kim olabileceğini de hatırlatmaktır. “Kişi Olmaya Dair” adlı eserinde Rogers’a göre faydalı ilişki “ilişkiye katılanlardan birinin, bireyin derinlerindeki gizli dahili kaynaklarını daha iyi değerlendirmesini, daha çok ifade etmesini ve daha işlevsel kılmasını, taraflardan biri ya da her ikisi için de sağlamayı istemesi olarak tanımlanabilir.”


Koşulsuz kabul, kapıyı sonuna kadar açmak değil; kapının eşiğinde “sen insansın, değerlisin” tabelasını asılı tutmaktır. İçeriye hangi davranışla gireceğinin kurallarını ise hem terapi etiği hem de sağlıklı ilişkinin sınırları belirler. Bunun yanı sıra yakın ilişkilerde sevgi ve saygı koşulsuz olsa da birlikte yaşamak, çalışmak, sevgili, arkadaş olmak koşulludur: Aksi halde şiddet de ihmal ve istismarı da kabul etmek demek olurdu bu. Rogers bize “önce insan” dese de varoluşçu bir tutumla şöyle tamamlamak doğru olacaktır: “ve sonra sorumluluk”.


Belki de insanı sevmek; onu olduğu haliyle kabul etmek ile olabileceği hale davet etmek arasındaki o ince çizgide yürüyebilmektir. Ve belki de gerçek psikolojik yardım, insanı olduğu yerde rahatlatmak değil; onun içindeki anlam, değer ve sorumluluk çağrısına eşlik edebilmektir. Çünkü insan, yalnızca kendisini gerçekleştirdiğinde değil; kendisini aşan bir anlamın hizmetine girdiğinde gerçekten büyür. Bu nedenle insanın en derin sorusu "Ben kimim?" kadar, hatta bazen ondan da fazla, "Ne için yaşıyorum?" sorusudur. İşte logoterapinin kalbi tam burada atar.



KAYNAKÇA:

Doğan Cüceloğlu, İnsan İnsana

Carl Rogers, Kişi Olmaya Dair

Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı

Viktor E. Frankl, Anlamsızlık Hissi

Viktor E. Frankl, Anlam, Özgürlük ve Sorumluluk

 
 
 

Yorumlar


© 2020 Valueİstanbul Logoterapi Enstitüsü

bottom of page