İndirgemeci Prangalardan Kurtulma Olanağı Olarak Logoterapi
- valueistanbullogot
- 12 Haz
- 4 dakikada okunur

Kadir Soğuksu, VALUE İstanbul İleri Düzey Program Katılımcısı
“İnsanlık kelime haznesinde, hakikat sözcüğünden başka öldürücü bir sözcük yok
âdeta. Kaç adamın öznel hakikati yüzünden milyonlarca insan öldürülmedi mi?” diyordu
Lapide Frankl ile diyaloğunda. Bugün tüm bilim alanlarında uzmanlaşmanın kendi ilgi
alanındaki olgularla ilgili nedensel araştırmalardaki ‘hakikat’ iddiası üzerinde ‘kesinlik’
sanrısı ve ‘genelleme’ hatasından ilk zamanlardan beri psikoloji bilimi de olumsuz yönde
etkilenmiştir. Oysa ‘hakikat’ iddiası bilimin değil dinin bir söylemi olabilir daha çok.
Nitekim Frankl “Psikolojiye tapıldıkça ve her şeyin açıklaması haline getirildikçe, din
psikolojisi kavramından çıkar, psikolojinin dine dönüştüğünü görürüz.” demektedir.
Frankl’a göre bilim insanlarının uzmanlaşmalarında bir tehlike yoktur aslında. Esas tehlike
uzmanların genelleştirmeleri ve aşırı genelleştirilmiş ifadelerde bulunmalarıdır. Frankl
buna benzer şekilde bir psikoloğun ‘insan olma’ adı verilen bütün bir fenomeni yalnızca
psikodinamik veya davranışçılık kavramlarıyla ya da koşullandırılmış reflekslerle
açıklamaya çalışmasının da psikolojiyi bir dine bir psikolojizme dönüştüreceğini savunur.
Frankl’a göre ister biyolojik ya da psikolojik veya sosyolojik olsun insan koşullardan azade değildir elbette. Ancak insanı bunlara indirgemek yani dolayısıyla indirgemecilik ‘insan fenomenini, onu bir gölge hadise kılarak insanlığından alıkoyar, yani, bir insan fenomenini doğası itibarıyla insanlık dışı fenomenine indirger.’ Frankl açısından indirgemecilik“insanlık dışı olma hali” olarak tanımlanır. Oysa insan Frankl’a göre “koşullar karşısında bir tutum beliremekte her zaman özgürdür ve özgür kalacaktır; koşullara karşı tutumunu seçmekte her zaman özgürdür.”
Öte yandan uzmanlaşma elbette işlevseldir. Ancak aşırı genelleme hatasına düşüp,
dar bir perspektifle bütünü açıkladığı iddiasında bulunmadığı sürece öyle kabul edilebilir.
Örneğin bir tabloya neredeyse burnunuz değecek kadar yakından baktığınızda yalnızca bir leke görürsünüz. Birkaç adım geri çekildiğinizde ise o lekenin, büyük bir kompozisyonun anlamlı bir parçası olduğunu fark edersiniz. İnsanı anlamaya çalışırken de çoğu zaman benzer bir hata yapıyoruz. Yakından, çok yakından, tek bir boyuttan bakıyoruz. Öyle ki parçaları görürken bütünü kaçırıyoruz.
Yakın zamanda yaşadığım bir sağlık problemi bu durum üzerinde yeniden
düşünmeme yardımcı oldu. Ayağımdaki güç kaybı ve karıncalanma şikayetiyle alanında iyi olarak bilinen iki farklı beyin ve sinir cerrahisi uzmanına
başvurdum. MR görüntüleri ve ayak muayenesine bakarak sorunun bel fıtığından
kaynaklandığını ve ameliyat olmam gerektiğini kesin bir dille ifade ettiler. Hatta olmamam durumunda ortaya çıkabilecek risklerin ciddiyeti konusunda bilgilendirdiler. Lokal olarak MR'da ve ayak muayenesinde gördükleri şey buydu. Ancak daha sonra değerlendirme amacıyla iki farklı fizyoterapi uzmanına da başvurdum. Muayene sonrasında kendi perspektifinden değerlendirme yapan fizyoterapist doktor farklı bir pencere açtı. Anatomi bilimine dayanarak diz altında bir sinir deformasyonundan şüphelendiğini söyledi ve bir nöroloji uzmanına yönlendirerek EMG çekilmesini istedi. EMG kontrolleri sonrasında sonuçlar güç kaybının diz altındaki periferik bir sinir sıkışmasından kaynaklanabileceğini, bel fıtığının görüntülerde dikkat çekici görünmesine rağmen asıl sorumlunun o olmayabileceğini, hatta bel ameliyatı yapılsa bile şikâyetin devam edebileceğini söyledi.
Aynı beden... Aynı belirtiler... Ama farklı perspektifler... O gün bir kez daha anladım
ki bazen gerçek sorun baktığımız yerde değil ya da gördüğümüz kadarıyla değildir. Ve
bazen bir uzmanlık alanının doğrusu, bütünün yalnızca bir parçasıdır. Hata yine
genellemelerde… Psikolojidede durum bundan çok farklı değildir. İnsanı yalnızca
bilinçdışına, haz ilkesine, güç istencine indirgediğimizde ya da yalnızca biyolojisine veya
geçmiş yaşantılarına indirgediğimizde, tıpkı MR görüntüsü ya da bir kaç sınırlı gözleme
dayanarak bütün hikâyeyi gördüğümüzü zannetme yanılgısı ya da riskine düşeriz. Viktor
Frankl'ın psikolojizm, biyolojizm ve pandeterminizm eleştirileri tam da bu noktada anlam
kazanır. Çünkü Frankl'a göre insan; yalnızca dürtülerinin, yalnızca bilinçdışının, yalnızca
genlerinin, yalnızca çocukluğunun, yalnızca koşullarının ürünü değildir. İnsan bunların
hepsinden etkilenir; fakat bunların hiçbirine bütünüyle indirgenemez. İnsan, kendisini
aşabilen bir varlıktır. Frankl'ın belki de en özgün iddialarından biri de budur.
Psikolojinin ilk zamanlardan itibaren "İnsan davranışlarının kaynağı
nedir?”sorusuna dönem dönem yoğunlaştığını biliyoruz. Logoterapi ise başka bir soru ile
buna karşılık verir: "Hayat bizden şu anda ne bekliyor?" İşte logoterapi bu nedenle
geçmişten çok geleceğe yönelir. Nedenden çok amaca bakar. Dürtülerden çok değerlere
bakar. Belirlenmişlikten çok sorumluluğa bakar. Çünkü insan yalnızca "nedenlerin"
yaşadığı bir dünya içinde değil, aynı zamanda "anlamların" yaşadığı bir dünyada var olur. Frankl'a göre insanın temel motivasyonu haz değildir. Üstünlük kurma isteği de değildir. İnsanın en temel yönelimi anlam istencidir. Bu yüzden modern insanın birçok sorunu aslında mutsuzluk değil, anlamsızlıktır. Belki de bugün birçok semptomun arkasında duyulmayan bir anlam çığlığı vardır. Belki de bazı insanların ihtiyacı yalnızca açıklanmak değil, anlamlandırılmaktır. İnsanı bir makineye indirgeyerek bir bütün olarak anlama şansımız yoktur. Nitekim Frankl’a göre “Öngörülebilecek şeyler bir makinenin, bir
robotun hareketleridir. İnsan ruhunun mekanizmalarını öngörmeye çalışabiliriz ama
insan, ruhtan fazlasıdır.”
Çağımızın sorununu varoluşsal boşluk ve kitlesel nevroz olarak ortaya koyar
Frankl. “Noöjenik nevrozlar dürtüler ve içgüdüler arasındaki çatışmadan kaynaklanmaz,
daha ziyade çeşitli değerler arasındadır bu çatışma, yani, ahlaki çatışmalardan
kaynaklanır. Daha genel olarak ifade etmek gerekirse ruhsal sorunlardan ortaya çıkar. Bu sorunlar arasında, varoluşsal engellenme büyük rol oynar.”
İşte bu yüzden logoterapi...Çünkü insan bir dürtü, bir refleks, bir MR görüntüsü ya
da bir teşhisten ibaret değildir. İnsan, her koşulun içinde hayatın kendisine yönelttiği
soruya cevap vermeye çalışan anlam arayıcısı bir varlıktır. Frankl’a göre “Biz terapistlerin amacı hastanın varoluşuna bir anlam kazandırmamız değil, hastanın bu amacı bulmasını
sağlamak, tabiri caizse, somut ve kişisel anlamlar ve değerler olasılıklarının tüm
spektrumunun farkına varması için görüş alanını genişletmektir" logoterapinin ilgilendiği.
Frankl logoterapiyi basit olarak,“anlam yoluyla iyileştirme olarak tanımlar” ve insan
hayatı sadece bir şeyler yaparak değil, bir şeyi deneyimleyerek, severek, bir şeyin ya da
birinin varlığını deneyimleyerek anlamandırabilir. Frankl insanı basitçe var olmayan,
varoluşunun ne olacağına, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına kendisi karar veren bir varlık olarak kabul eder. Nihayetinde Frankl açısından kendisini aşan bir varlık olması
yönüyle insan için “noöjenik vakalarda, uygun ve yeterli terapinin genel olarak psikoterapi değil, logoterapi olduğu açıktır.”
Kaynakça:
- Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı
- Viktor E. Frankl, Anlam İstenci
- Viktor E. Frankl, Duyulmayan Anlam Çığlığı
- Viktor E. Frankl, Anlamsızlık Hissi
- Viktor E. Frankl, Anlam, Özgürlük ve Sorumluluk
- Viktor E. Frankl – Pinchas Lapide, Tanrı Arayışı ve Anlam Sorunu








Yorumlar